Kanamayı Normalleştirmek
- Elif Türker
- 3 gün önce
- 10 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 2 gün önce
Bazı yaralar vardır; kabuk bağlamaz. Çünkü her gün yeniden açılırlar.
Son iki yıldır tam olarak böyle hissediyorum. Sanki görünmeyen bir yerim sürekli kanıyor. İlk başlarda acısını hissediyordum, sonra acının kendisine alıştım. Şimdi ise bazen yeni açılan yaraları bile fark etmiyorum. İnsan, sürekli kanarsa kanamayı normal sanmaya başlıyor. Belki de en tehlikelisi bu.
Kendimi ifade etmekte hiçbir zaman zorlanan biri olmadım. Küçüklüğümden beri yazıyorum. Bazen kendimi anlamak için, bazen dünyayı anlamlandırabilmek için, bazen de unutmak istemediğim şeyleri kayda geçirmek için. Yazmak benim için yalnızca bir iletişim biçimi olmadı; hafızamı korumanın, vicdanımı diri tutmanın, kendime hesap vermenin yolu oldu. İnandığım doğruları söylemekten de hiçbir zaman kaçınmadım.
İki yıl önce "katliam yasası" olarak anılan düzenleme gündeme geldiğinde de öyleydi. Konuşabildiğimiz her yerde konuştuk. Yazdık. Bilimsel raporlar hazırladık. Basın açıklamaları yaptık. Söyleşiler düzenledik. Gecelerce nöbet tuttuk. İtiraz ettik. Kavga ettik. Bazen yalnızca tek bir köpeği kurtarabilmek için günlerimizi verdik.
Bu mücadele benim için önce vicdani bir sorumluluktu. Sonra mesleki bir sorumluluk oldu. Ardından bilimsel bir zorunluluğa dönüştü. Çünkü yaşamı savunmak yalnızca duygusal bir tercih değildir; aynı zamanda etik, bilimsel ve toplumsal bir sorumluluktur.
Katliam yasasının kabulünün ikinci yılı yaklaşırken yeniden bir basın açıklaması yazmam istendi. Bilgisayarın başına oturdum. Saatlerce boş ekrana baktım. Tek kelime yazamadım.
Sonra fark ettim ki ilk kez söyleyecek söz bulamadığımdan değil, içimde konuşan sesi susturmaya çalışan büyük bir yorgunluk yüzünden susuyordum. O an şunu düşündüm:
Belki de asıl amaç buydu. İnsanları yalnızca ikna etmek değil. Yalnızca korkutmak değil. Yalnızca yıldırmak değil. Onların umut etme kapasitesini ellerinden almak.
Çünkü umut, yalnızca güzel günlere inanmak değildir. Umut, mücadele edebilme enerjisidir. İnsan umudunu kaybettiğinde yalnızca susmaz; yaşamla arasındaki bağı da yavaş yavaş kaybetmeye başlar.
Sonra çevreme baktım. Benim gibi yüzlerce, binlerce insan aynı sessizliğin içinde durmuştu. Birçoğumuz konuşmayı bırakmamıştık belki ama eskisi gibi konuşamıyorduk. Birçoğumuz mücadeleyi bırakmamıştık ama eskisi kadar nefes alamıyorduk. İşte bu yazıyı o yüzden yazıyorum. Belki birileri okur ve yalnız olmadığını hisseder.
Belki bir veteriner hekim.
Belki yıllardır mahallesindeki kediye köpeğe su bırakan bir mahalle sakini.
Belki ilk kez bu mesele üzerine düşünen biri.
Belki yalnızca vicdanını kaybetmek istemeyen herhangi bir insan.
Çünkü içinde bulunduğumuz karanlık yalnızca sokakta yaşayan köpeklerle ilgili değil.
Bu, iktidar sahiplerinin kendisi gibi olmayan herkese karşı açmış olduğu daha büyük bir savaşın küçük bir cephesi.
Bilime karşı açılan savaş. Hakikate karşı açılan savaş. Merhamete karşı açılan savaş. Adalete karşı açılan bir savaş. Ve en sonunda insanın kendi vicdanına karşı açtığı savaş…
***
Öncelikle ismimin önündeki bütün sıfatları unutarak annesinin deyimiyle “önceki hayatında kesin köpek” olan küçük kızı anlatmak istiyorum. Annem üstünden 29 yıl geçmesine rağmen hala inanamayarak bir anımı anlatır. (Annem eskiden, onları tanımadan önce, klinik seviyede köpek fobisi olan bir kadındı, bu bilgiyi veriyorum çünkü bütün çocukluluğum ve hayvanlarla geliştirdiğim iletişimin onu nasıl dehşete düşürdüğünü daha iyi anlayabilin diye.) Bir yaşındayken balkonun kapısına yürür ve ülermişim. Bizim köyde öyle denir, köpeklerin havlamasına veya ulumasına. Ben ülemeye başlayınca bizim mahallenin sürüsü balkonun altına toplanır, onlar da bana ülermiş.
Annem bunu ilk gördüğünde inanamayıp babamı çağırmış “bu çocuk kesin önceki hayatında köpekti” söylemi de o zaman başlamış.
Anneciğim de köpek fobisini; ben ve kardeşlerimin ısrarcı hayvan sevgisi ve anneme dayattığımız köpek arkadaşlarımız ile iletişimi sonucunda ve bir 20 yıl sonunda yendi.
Bunda sorumluluğunu ilk aldığımız “Şanslı”nın rolü büyüktür. Çok yağmurlu ve fırtınalı bir Antalya gününde bir harabede bulmuştu abimle kardeşim Şanslıyı. O kadar küçük, o kadar korkmuştu ki yıkılmış bir evin eğik çatısının altına gizlenmiş soğuktan kıvrılmış iyice küçülmüştü. Abimler hemen beni çağırmıştı, onu ürkütmek istemedikleri için. O yağmurda film sahnelerini aratmayacak bir şekilde koşarak gitmiş, Şanslı’yla tanışmış, ondan aldığım izin ve kucağıma almanın verdiği güçle mahallenin bütün çocuklarına hava atarak eve getirmiştim. Annem başta çıkardığı yaygaraya rağmen, pek tabii bizim direnişimizin de etkisiyle, bütün korkusuna rağmen bahçede yaşamasına izin vermişti.
Bütün korkusuna rağmen bizim için ona da yüreğini açmış, hep takdir ettiğim ve şükrettiğim özelliği olan bilinçli biri olması sebebiyle veteriner hekim çağırmış, aşılarını yaptırmış, karne çıkartmıştı. O günün ardından paha biçilmez anılarımız oldu hep, muhteşem biriydi Şanslı.
Başka biri anlatsa abartıyor diye düşüneceğim ama onlarca şahitle her gün yaşadığım şey; Şanslı bizi ve mahallenin diğer çocuklarına yürüyerek her gün sabah okula kadar eşlik eder, hala bu yaşımda ve bu bilgimle bile anlamadığım bir şekilde çıkış saatimizi bilir, diğer velilerle beraber okul çıkışında bizi bekler, bizi alır ve güvenle eve gelmemizi sağlardı. Bir süre sonra Boza geldi, Şanslı’nın kulübesi ve yiyeceklerine saygıyla ortak olmaya karar verdi. Boza’yı ilk gördüğümüz gün biraz gerilmiştik, o zamanlar hiç kurt görmediğimiz için bozanın bir kurt olduğuna nerdeyse emindik. Hayatımda Boza kadar saygılı çok az canlı gördüm. Annemin korkusunu anlarlardı, annem “çekilin çocuklar” derdi, yemek verir ve geri çekilirdi. Sonra Boza Şanslı’ya izin verir, Şanslı yemeğini yer, o doyunca Boza yerdi. Mahallenin sürüsüne de saygıyı öğretmişti, hiçbiri bizimkilere bulaşmazdı. Bütün apartman alışmıştı onlara, bir gece eve girmeye çalışan hırsızları da yakalayınca, değmeyin hallerine bir de kahraman olmuşlardı… Böyle küçük ve tatlı bir hayatımız vardı sabah bizi okula götürür getirirler, eve dönüp çantaları atıp koştur koştur yanlarına inip her gün oyunlar oynardık. Güzel şeylerin ömrü nedense garip bir ilahi mizah anlayışıyla az mı sürüyordur nedir… Bir gün Boza’yı çaldılar, bildiğiniz kaçırdılar. Oldukça büyük ve güçlüydü Boza. Köpek dövüştürmek, nedenini asla anlamayacağım bir biçimde o zamanlar Manavgat’ta popüler bir etkinlikti. O dövüştüren insan demeye dilimin varmadığı bir grup mahluk kaçırmış... Çok aradık, bir çocuk için son derece tehlikeli çok fazla yere girip çıktık abimle, çok aradık Boza’yı, çok ağladık ama bulamadık…
Şanslı da en az bizim kadar üzgün en az bizim kadar çok özlüyordu Boza’yı, bir şekilde hayat devam etti. Şanslı’ya tutunduk hepimiz.
Günler, aylar, yıllar geçti, yaz tatilleri geçti gitti, bir gün Şanslı bizi yine okula bıraktı, okul bitti çıktık ve Şanslı yoktu. Şanslı bizi niye almaya gelememişti? Abim, ben ve kardeşim çok panikledik, komşu çocuklarından biri bir şey olmamıştır evdedir korkmayın gidip bakalım diye bizi sakinleştirdi. Sanırım ne bizim ne diğer çocukların hiç unutamayacağı bir yolculuktu o okuldan eve dönüş yolumuz, korkmamaya kötüyü düşünmemeye çalışarak koşar adım yürüdük, hiçbirimizin tanımlayamadığı o garip yakıcı karanlık duyguyla. Evin sokağına geldiğimizde… Hala boğazımda bir yumru, yüreğimde bir yaradır ki bir Şanslı değil, mahalledeki köpekler yerde yatıyordu… Ölümü bilmez çocuklar, bilmemelidir de… Şanslı kötülük bilmezdi, gerçi hangimiz tahmin edebilirdik ki belediyenin zehirli süt ve etlerle köpekleri zehirleyerek öldürdüğünü… yemeğe zehir katmak…
Şanslı’nın ölüsünün başında ne kadar bekledik… Ben 10, abim 11, kardeşim 8 yaşındaydı. En yakın arkadaşlarımız 9 kardeşti onlardan biri, benden bir yaş küçük olanı dedi ki “toplayın kendinizi, cenaze yapmamız lazım”... Eve nasıl çıktık annemin en güzel çarşaflarını o gömme dolapta nasıl bulduk, ne kadar üzgündük ki anneannem, o çarşafları almamıza izin vermişti… Aşağı geri indik on kadar çocuk, Şanslı’yı kefenlendik, top oynadığımız arazide mezar kazdık, aynı Şanslı’yı bulduğumuz gün gibi yağmurlu bir günde Şanslı’yı defnettik, dua okuduk, mezar taşı yaptık. Ve bir daha orada hiç top oynamadık…
2004’ten sonraydı bu, güya hayvanları koruma yasası vardı, değişmişti, kısırlaştırılıp aşılatıp yerinde yaşatacaklardı… Oysa o zamanki belediye başkanı bu yasayı dinlememiş, ilçenin dört bir tarafına zehirli et ve sütler atmış, bir canlının en temel ihtiyacı olan beslenmeden faydalanmış, alçakça bir sürü canlıyı katletmişti… Mahallenin çocuklarıyla tuttuğumuz yasın uzun sürdüğünü, bizi çok öfkelendirdiğini, o temiz yüreklerimizin nasıl kirlendiğini ve o belediye başkanına ne beddualar ettiğimizi, nasıl küfrettiğimizi çok iyi hatırlıyorum. O, Şanslı’nın kaybını yüreğinde taşıyan küçük kız çocuğunun bu katliam yasası geçtiğinde biraz naif biraz safça “2004’teki yasayı uygulamadılar sonuçta, bu yasayı da uygulamayabilirler uygulamazlar ya” dediğinde içimden, bir tarafım buna inanmak istemişti…
***
Sonra biraz daha büyüdüm bir sürü başka köpek arkadaşım olmuştu. Annem hala buna akıl sır erdiremiyordu ama beni güvende tuttukları için içi huzurluydu. Çünkü ortaokul ve lise yıllarında sabahın erken ve tekinsiz saatlerinde kalkıp dershaneye giderken veya hava karardıktan sonra etüt çıkışlarında eve dönerken bana eşlik eden köpekler vardı. Irmak kenarında bir eve taşınmıştık, oradan Ice ve onun sürüsü bana eşlik eder köprüye kadar götürürlerdi, köprüden sonra Kara ve sürüsü dershaneye kadar götürürdü… Bazen koşar oynardık, bazen aldığım simit ve poğaçaları paylaşır, bazen sadece boş boş lak lak ederdim ve onlar beni dinlerlerdi. Sanırım bu yüzden o küçük kız, o genç kadın, olabildiğine öfkeli bu yasaya, olabildiğine kırgın, arkadaşlarıma saldırılıyorlar, arkadaşlarım öldürülüyor…
Çaresiz, mutsuz, kırgın ve yaralı…
Ve öfkeli “ulan” diyor kendine kendine hiçbir şey bilmesen, bilene danışmasan, yaşananlar ortada! 1923’ten 2004’e kadar yasal olarak ama aslında çok daha uzun süre yani 81 yıldan uzun süre öldürdün! Zehirli etlerle sütlerle öldürdün, ateşli silahlarla vurdun onlarca köpeği yıllarca öldürdün, kendince sorun diye addettiğin şeyi çözdün mü? Neyin inadı bu? Neyin nefreti? Neyin kavgasını veriyoruz biz?
Kendimi bildim bileli bir şeyin mücadelesi içindeyiz eşit eğitim hakkı için, emekçi hakkı için, kadın hakkı için, lgbtq+ hakkı için, yaşam hakkı için…
***
Yıllar geçti ve bugün bir veteriner hekim olarak biliyorum ki ölüm, doğanın kaçınılmaz bir parçasıdır. Hiçbir canlı sonsuza kadar yaşamaz. Biz bunu fakültenin ilk yıllarında öğreniriz. Anatomide kadavrayla tanışırız, patolojide ölümü inceleriz, cerrahide yaşamı ölümün elinden çekip almaya çalışırız. Bazen başarırız, bazen başaramayız. Mesleğimiz bize en ağır gerçeği öğretir: Her hayat kurtarılamaz. Fakat mesleğimiz bize başka bir şey daha öğretir: Hiçbir hayat, öldürülmesi kolaylaştığı için değersiz değildir. İşte bütün itirazım burada başlıyor.
Çünkü ben ölümden korkan biri değilim. Ölümü her gün görüyorum. Kalbi duran bir yavru kedinin göğsüne ritmik kompresyon yaparken de gördüm onu, trafik kazasında parçalanmış bir köpeğin gözlerinde de, anesteziden uyanamayan bir tilkinin sessizliğinde de... Ölüm, veteriner hekimlerin yabancısı değildir. Ama biz ölümü tanıdığımız için yaşamın değerini de biliriz.
Bir canlının nefes almasının nasıl mucizevi bir fizyolojik denge olduğunu biliriz. Bir yaranın iyileşmesi için hücrelerin nasıl seferber olduğunu biliriz. Bir annenin yavrusunu korurken salgıladığı hormonları, korkunun kalp atımını nasıl değiştirdiğini, acının sinir sisteminde nasıl taşındığını biliriz. Bütün bunları öğrendikten sonra yaşamı yalnızca sayılarla konuşamazsınız.
Bilim, yaşamı küçültmez. Bilim, yaşamın ne kadar büyük olduğunu gösterir.
İşte bu yüzden yıllardır anlatmaya çalışıyoruz. Sokakta yaşayan köpekler üzerinden yürütülen tartışma hiçbir zaman yalnızca köpeklerle ilgili olmadı. Çünkü bilim bize popülasyon yönetimini anlatırken aynı zamanda ekosistemi de anlatır. Bir türü yerinden çektiğinizde yalnızca onu değil, onun kurduğu bütün ilişkiler ağını da değiştirirsiniz. Boşalttığınız alan boş kalmaz. Doğa boşluk kabul etmez. Bugün "vakum etkisi" dediğimiz şey aslında doğanın en temel yasalarından biridir. Siz yaşamı yok ederek denge kuramazsınız. Çünkü denge, ölüm üzerine değil, ilişkiler üzerine inşa edilir.
Belki de bu yüzden en çok yaralandığım yer burası. Bilimin yıllardır söylediği gerçeklerin, siyasi sloganların gürültüsü altında ezilmesi. Meslek yemin etmiş insanların bilgi üretmek yerine öldürmeye zorlanması. Merhametin küçümsenmesi. Vicdanın alay konusu hâline getirilmesi. Oysa merhamet bilim dışı değildir. Bilimin ulaştığı en ileri nokta, çoğu zaman merhametin zaten sezgisel olarak bildiği yere çıkar. Çünkü bilgi arttıkça kibir değil, hayret büyür. Canlıların birbirine ne kadar bağlı olduğunu öğrendikçe üstünlük hissi değil, sorumluluk duygusu gelişir.
Ben yıllardır ameliyathanelerde, yoğun bakımlarda, yaban hayatı ünitelerinde, kliniklerde çalışıyorum. Binlerce hayvanın gözlerine baktım. Şunu büyük bir kesinlikle söyleyebilirim ki, yaşam isteği türler arasında değişmiyor. Bir serçenin yaşama tutunma çabasıyla bir köpeğin, bir tilkinin, bir kızıl geyiğin ya da bir insanın yaşam arzusu arasında ahlaki bir hiyerarşi kuramıyorum. Çünkü yaşam, kendisini her bedende aynı ısrarla savunuyor. Belki insan olmanın en büyük sınavı da tam burada başlıyor. Kendini savunamayanın hakkını savunabildiğin yerde. Sesini duyuramayanın sesi olabildiğin yerde. Güç kullanabildiğin hâlde kullanmamayı seçtiğin yerde.
Bir toplumun uygarlığı, gökdelenlerinin yüksekliğiyle, köprülerinin uzunluğuyla ya da ekonomik verileriyle ölçülmez. En savunmasız canlılarına nasıl davrandığıyla ölçülür. Çünkü güç, koruyabildiği ölçüde anlamlıdır; yok edebildiği ölçüde değil.
***
Bazen bana "Hâlâ umutlu musun?" diye soruyorlar. Hayır.
Eskisi kadar umutlu değilim. Ama umutlu olmakla vazgeçmemek aynı şey değil.
Ben bugün mücadele ettiğim için değil, mücadeleyi bırakırsam kim olacağımı bildiğim için buradayım. Çünkü çocukken Şanslı’nın başında ağlayan o kız çocuğuna, veteriner fakültesinin ilk günü yaşamı koruyacağına söz veren o genç kadına ve bugün hâlâ her sabah önlüğünü giyerken aynı yemini sessizce hatırlayan kendime ihanet etmek istemiyorum.
Belki bu yazıyı okuyan herkes benimle aynı fikirde olmayacak. Belki hiçbir şeyi değiştirmeyecek.
Ama tarihin bütün karanlık dönemlerinde geriye dönüp baktığımızda asıl sorduğumuz soru hep aynı oldu: "İnsanlar bunlar olurken ne yaptı?"
Benim bu soruya verebileceğim tek bir cevabım olsun istiyorum.
Ben sustum dememek için yazdım.
Ben vazgeçtim dememek için direniyorum.
Ve ne olursa olsun, yaşamın tarafında kalmayı seçiyorum.
***
Şanslı’nın öldüğü günün üzerinden yirmi yılı aşkın zaman geçti.
İnsan çocukluğundan gerçekten çıkabiliyor mu, bilmiyorum. Büyüyor, şehir değiştiriyor, meslek sahibi oluyor, başka hayatlar kuruyor ama bazı günler var ki zamanın doğrusal akmadığını anlıyor. Bir görüntü, bir haber, bir cümle insanı yıllar öncesine götürebiliyor. Ben bugün sokakta öldürülen bir köpeğin haberini her gördüğümde on yaşındaki hâlime dönüyorum. Hâlâ o okul çıkışındayım. Hâlâ sokağın başına koşuyorum. Hâlâ yerde yatan Şanslı'yı görüyorum.
Belki de bu yüzden bu mesele benim için hiçbir zaman yalnızca "sokak köpekleri meselesi" olmadı.
Çünkü insan, çocukken neyi kaybettiyse, büyüyünce onun mücadelesini veriyor.
Ben çocukken yalnızca bir köpek kaybetmedim. Dünyanın adil olduğuna dair inancımın ilk parçasını da o gün kaybettim.
Yıllar sonra veteriner fakültesine başladığımda içimde çok naif bir umut vardı. Bilginin dünyayı değiştirebileceğine inanıyordum. Bilimsel gerçeklerin, önyargılardan daha güçlü olduğuna inanıyordum. İnsanların bilmedikleri için yanlış yaptıklarını, öğrendiklerinde doğru olanı seçeceklerini düşünüyordum.
Ne kadar gençmişim.
Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki mesele hiçbir zaman yalnızca bilgisizlik olmadı. Çünkü biz son iki yılda bu ülkenin dört bir yanında sayısız kez anlattık. Popülasyon yönetimini anlattık. Kısırlaştırmanın neden tek sürdürülebilir yöntem olduğunu anlattık. Vakum etkisini anlattık. Ekosistemleri anlattık. Zoonozları anlattık. Barınakların kapasitesini anlattık. Dünyadaki örnekleri anlattık. Matematik anlattık. İstatistik anlattık.
Bazen bilimsel makalelerle konuştuk. Bazen gözyaşlarımızla. Ama çoğu zaman kimse duymak istemedi. İnsanın en çok canını acıtan şey, aynı cümleyi yüzlerce kez kurmak değilmiş. Karşısındaki insanın duymamaya karar verdiğini fark etmekmiş. Sonra yasa geçti. Ardından yıllardır korktuğumuz haberler peş peşe gelmeye başladı. Toplanan köpekler. Kaybolan köpekler. Barınaklardan gelen görüntüler. Açlıktan ölenler. Öldürülen ve katledilen hayvanlar. Bir gecede yok olan mahalleler.
Sessizleşen sokaklar.
Ve ardından doğanın kendi diliyle verdiği cevap...
Köpeklerin çekildiği alanlarda bu kez yaban domuzları görülmeye başlandı. Ayılar yerleşimlere indi. Tilkiler insanların yaşam alanlarına daha sık girdi. Çünkü doğa, siyasetçilerin çizdiği sınırları tanımıyor. Siz ekosistemin bir parçasını yerinden söktüğünüzde, geriye kalan her şeyi de değiştirmiş oluyorsunuz. Biz bunu anlatmaya çalışıyorduk. Aslında köpekleri değil, doğanın işleyişini anlatıyorduk. İnsanın kendini her şeyden üstün görme hastalığından bir türlü kurtulamadıkları ve doğayı kabul edemedikleri için ayıları, tilkileri, yaban domuzlarını öldürüyorlar…
Son iki yılda beni en çok yaralayan şeylerden biri de nefretin ne kadar kolay örgütlenebildiğini görmek oldu. Bir zamanlar çocukların başını okşadığı, apartmanların önünde uyuyan, mahallenin bir parçası olan canlılar; bir anda toplumun önemli bir kısmı için "yok edilmesi gereken tehditler" olarak gösterilmeye başlandı. Bunun tesadüf olmadığını biliyorum. Çünkü nefret, kendiliğinden büyüyen bir duygu değildir. Beslenir. Üretilir. Tekrarlanır. Normalleştirilir. Önce dili değiştirirsiniz. Sonra insanların algısını. En sonunda da vicdanını. Belki de beni en çok korkutan tam olarak bu.
Çünkü tarih bize şunu defalarca gösterdi: Bir toplum herhangi bir canlı grubunun yaşam hakkını tartışmaya başladığında, aslında yalnızca o canlıları değil, kendi ahlakını da tartışmaya başlamıştır.
Bu yüzden bugün mücadelem yalnızca köpekler için değil. Çocukluğum için. Şanslı için. Boza için.
Sabah beni okula kadar götüren bütün adsız arkadaşlarım için. Bugün barınaklarda çalışan ve meslek yeminiyle vicdanı arasına sıkıştırılan veteriner hekimler için. Mahallesinde sessizce mama bırakan insanlar için. Ve belki en çok da henüz kötülüğün normal olmadığını düşünebilen çocuklar için. Çünkü biliyorum ki eğer onların merhametini de kaybedersek, geriye koruyabileceğimiz hiçbir şey kalmayacak.
Elif Türker
Yaşamdan Yana Veteriner Hekimler Platformu


Benzer travmaları yaşamışız. Yaşatmışlar. Ama anlattığınız sevgiyi ve hayatın ne kadar kutsal olduğunu da deneyimlenmişim.. Gözyaşlarımı tutamadım..Hayvansız hayat benim için kuru bir çöldür, korkunç bir bataklıktır..Yazdığınız ve paylaştığınız için teşekkür ederim.